Kayıtlar

Ölü Boğan

ne olacağını söyleyeyim mahşerin dört atlısı tepinirken kemiklerinizde; Bölüm 1) Marty silahı nereye saklayacağını  bilmiyordu smith&wesson parmaklarından kayıyordu  yağ gibiydi göbeğine sakladı odaya girdi üç kişi vardı  iri yarı olan Rob, sıska olan Cajê, gözlüklü olan Graham. Namlu ilk Rob'u gördü.  Bölüm 2) kasadaki bütün para sahteydi asıl paralar İsveç'e doğru yola çıkmıştı Rob, Cajê ve Graham dış kapının önündeydi Cajê cılız parmağıyla zile dokundu Bunny kapıyı açarsa bir hafta boyunca kilitli kalıp dayak yiyecekti Bunny kapıyı açtı  ilk Cajê girdi sonra Rob, sonra da Graham elden ele de aynı sırayla dolaşacaktı Graham'ın suratı  sızlayan bazen bir isim oluyor benim boyunlarıma dayanan  zırhlı bir gemi yaran buzulları Saint Mary'den atlayan bir beden gördüğümde çekilmişti ruhum en son şimdilerde boynuma buyruk emirler yazıyorum sevgilim Marty çok ölümcül bir adamdı insanın en saf hali Bunny şerefsizin önde gideniydi ve mahkemece sınır dışı e...

Merdiven

onun adı yok şanını da zımparayla doğramışlar aklıma gelen bunlar  gözleri bozuktu sol gözü sağ gözünden ufaktı kemerli burnu vardı  kaşları siyah  gözlerinde lacivertten zümrüt vardı  dişleri aktı alnı geniş paktı elleri çelik gibi soğuk ve sağlamdı adımları bazen yavandı boyca büyük  gövdece küçüktü  yerin adını ezberleyerek yürür köpekten kaçarcasına hızlı adımlardı saçının solu sağına inattı kulakları bilirdi ağzı konuşmazdı kendi bildiği vardı secde ettiği  ya da ben öyle sanıyorum her türden insanla el sıkışırdı ama hoşlanmazdı hiçbirinden abisi ölen bir çocukla  görüştüğünü çok sevemediğini ama bir muhabbet hissettiğini söylemişti  yine de bir daha da onunla görüşmedi günlerden hoşlanmazdı özellikle önemli addedilen günlerden eksik kalmayan bir normumuz daha diye inlerdi uzunca bir parka giyerdi her giydiği ona ya bir iki beden büyük  ya da küçüktü  emanetçi gibi giyinirdi tamamlanmam zaman alacak diye de söylenir dururdu ned...

Şakıyan Rüzgarın Pervası

orada bir tomar kağıt var darmaduman yazılar  keşmekeş yüzler intikamlar, direniş, aşk umut  her şeyim orada kömürü tutuşturacak mühimmattan öteye gidemeyecek olan yığın  sanırım fikrime temayül kuşları dikerken gökdelenlerini çabamda yaramı arşınlıyorum  gözler önünde  evet, görüyorum uzattığın elimi elimden al  ala bulanmış ak bayrağı  teslimiyetle kaybetmiş şuurunu demesinler farklı olabilirdi Kelly'nin direksiyonunu sağa kırsam aklanırdım kabuslarımdan ama yapmadım ne iyidir anlık öfkeler yerleşkesi olmaktansa öfkenin her şeye yumruk her şeye güvercin asılalım kaynar yağları  hadi sevgilim savuralım üzerlerine canhıraş sevişenlerin geçtiyse dünyadan beş karış aklımız  camımı indirdim gazdan çektim ayağımı  ve solumda kalan taşeli platosunu izledim bir gözümle  oradaydım önceden  oradaki inlerde  oradaki inlerde tutuştururdum yığınları  şimdi yanından geçerken  rüzgarına dokunan bir yabancıyım  yeni kıvıl...

Kış Yankısı

hayatım yangın çubuğu  sakla onu hayır harpten düşersen  galeyanda ezilen yüreğin. sakla onu  öfkenin şerbetinden içti de Radfan ne oldu? ölümünü görüp bilendi ona. üzüm çiçekleri şarkısında  salınıp duran ladinler sarmışken etrafımızı hüzün akıyor gözlerden Hasan'lar ölen Ayşe asıl adı Fatma ben seviyorum kalelerde  dalgan bayrakları pergelle çizilmiş alınlarını anadolumun haberim var en tepesinin de varlığın  çoraktan taşan tek gölgeliğin de eğim sevgilim hayattan aldığım  sen geldiğinde her şey çoktan  bitmeye yakın olacak son düzlükte kırbaca bulanan at devam edecek etmeli şaşı yüzyıl  önüne gafil arkasına ayna tutarak beni kopardılar cesetler arasından  biliyorum o ceset fikirleri tapulu yanılgıları inandığını sırtlanlarla yiyen domuzları devam edecek etmeli şaşı yüzyıl  kadar sevdiğimi seni Prag. sevgilim  bir hol aynasına bakarken görüyorum bazen manayı bazen bir panayırda bazen bir garda  bu da olmalı yaşamaya bir ...

İntikal

atların nallarına karışan bir onur-suzluk yerden yükselmedi atlar evet dedi J. onların yüreklerini çaktım J. sağlamdı pırlantadan broşları vardı  küheylan başlı oyulmuş pırlantalar J. onurluydu ve iyi yazıyordu  tırmıkla kazıyordu kağıdı  yosma bir entelektüel topluluğundan fazlasıydı bunları yaşadım A.  geriye dönük tırmandım basamakları ihmale gelmeyen bir tutkuydu yükselmek neticede yaşam buna zorluyordu ben yaşamdan fazlasıydım düşmeden tutunduğum her şeyi  sımsıkı tuttum ve yere çaldım  yine tırmanmaya başladım  kendi varlığımı ispata zaman yoktu devrilmek mi istiyorsun devirmeliydim gelmek mi istiyorsun atla arabaya yaşam neyi istirham ediyorsa o bitmek bilmeyen bir oyun ama derin değil  üzücü  kendim yapmalıydım yüreğimden akan her şeyi  anlamalıydım yaşamımın elçisi olmalıydım evet A. her zaman böyle olmaz bazen demir atıyordum inançlarıma yetemediğim anlar oluyordu böyle anlarda durmam gerektiğini  hissediyordum derin bir b...

Kuvvet Harbi

televizyonun fişini çektim meşgul olmam gerekiyordu vicdanıma derin dehlizler yarıyordum böyle yapmam gerekiyordu uzun zamandan beri bunun da fişini çekebilirim dergilere bakıyorum  vicdanıma mühimmat gerekiyordu kötü yazarları aştım koca valizime baktım  eşyalarımı boşaltmamıştım gitmem gerekebilirdi hiç arzu aramadım  insanın aramaması gereken şeyler vardı zaten gelecek olan şeyler  kederimi sorgulamadım onu bir sığınağa tıktım ve ardıma bakmadım  kendine düşman yaratmak hayatta kalmanın son zarı  büyük kumar. deli sarhoşluğu. çelikten nallarımı temizledim marşı zorladım ve arabamı sürdüm  neyi istediğini bilmeden yaşamanın da bir ederi vardı  bazen kuvveti ve mısraları fısıldayıp giderdi teyakkuz emri yaşamayı icap eder vicdanı duyunca tıkanan kulaklar ve motorun sesi bazen kabuslar. pencereyi hafif açıp uyumaya devam ederdim. devam etmem gerekiyor  aşmam için belki de kötü yazarları.

Elem

sayfaları buduyorum. ilmek ilmek. mürekkep iyi akmıyor. olay örgüsü infial ediyor sonsuzluğa. çöle ne oldu, ne oldu efendilere, mihraba? zahter yutmaktan gevreğe dönmüştü gövdesi  eskisi gibi değildi. hangimiz? kovalayacak neyi kalmıştı? yoktu. kesik kesik konuşuyordu, hatta bazen hiç. kaderine mürekkep olmuştu. kendisine bir posta kutusu yarattı ve beklemeye başladı. sadece absürt, toprağına işleyen hayaller  oradaydı. bunu çok iyi biliyordu ama diliyordu tanrıdan yine de kendine çarpık, meşrebine sadık! bir motel odasından ne çıkardı? oluşturduğu evrende kendini boğazlarken buluyordu sürekli. evet, elemi söndürmek için onunla dost olmak gerekirdi. yapraklar kıpraşmıyordu tek sandığı ladinin aslında gürleyen ikiden filizlendiğini  çok sonradan anlamıştı.

Suçlu mu Gınanın Çekildiği Ser

cevherim hakikate ters düşen yerlerde ıslanmıştır benim ve yine orada durulanmış ve kurulanmıştır bunu bilen  kendi doğrularımın olduğunu söyleyerek ölü bir yüzle geçer ve gider andan silinecek olan benim "karşı"da olmamın müsebbibi hakikatin o dayanılmaz olan ateşidir muhakkak dirayetim değil kimse bilmiyor varlığını herkes kabullenmiş öleceğini geriye sıkı bir kavrayış kalıyor sadece kuru, lalettayin, kırgın biliyorum ki inandığımım olmak istemiyorum ki ben bütün çoğul ekleri sıfatlardan ayıklarken dirayetim değil kuru bir çöl ama gınanın çekildiği ser bana kanın akacağını fısıldamadı köprünün biraz daha inceldiği o kör okyanus tarafları kuru bir çöldür bakanı olsa dahi ha yaşamaksa el-kitap öğreteceğin mâ, mâ, ne vera! vizörün naklinde şarampol olmalıdır hadsizce!

Sonsuza Kadar Ayakta

puslu bir vahaydı burada kainat yaratmak gerekirdi baştan  tekrar bakmak isteği için  insanın burada bulacağı şey  körü körüne bir yok oluştan başka bir şey değildi  / çayanlar. dört kişilerdi. her şeyi ele geçirmeye çalışıyorlardı parazit gibi insanların umutlarından nefeslerinden  beslenerek kalıyorlardı  hayatta vazgeçecek bir şeyleri yoktu  duyguları  en aşağılık insan müsveddesinin dahi vardır kendine yetecek duygusu çayanların yoktu onları Rab  lanetlemiş  vahaya atmış  diğer kullarını imtihan için  sürmüştü katlardan inancım buydu kazığı bağladığımın inancı  bunu işaret ediyordu bana evet  demiştim ilk his bir imtihanın daha  ayrılmalı kellesi artık gövdeden / evet demişti, merhamet  işlek olmadı hiç  yavan kaldı  aldırış edilecek bir şeye bürünemedi görünemedi. muhakkak  onlar için de öyle  olacaktı  dilediklerini  duymayacak gözyaşlarına aldırmayacak başlarını yaracaktı...

El Favor

iki dakikaydı hatırladın mı? 1922 Chicago'da neler kaldı aklında? anlaşmıştık değil mi? şimdi karşımda oturmuş.. ağzından köpükler saçıyorsun. hiç aklına gelmedi değil mi? senin gibi aklı geriden gelen birine ikinci bir şansı vermekle.. o kadar benzin yaktım anlıyor musun? hâlâ hatırlamamakta ısrar ediyorsun? "el favor!" yardımcı oldu mu?  hayır değil mi? ne diyorsun anlamıyorum  çıkmadan pencereyi açmamı ister misin? muhteşem bir gün batımı var. / hotelden çıktığımda istasyona uğradım  ağzına kadar dolu depoyla  arabanın gazını sonuna kadar kökledim yolum uzundu bazen gerçekten anlaşılmak gerekiyor  öteki olmamak için  kendine karşı öteki olmamak için de inanmak gerekiyor  bazen de direnmek ama inkar asla şüphe asla kendinden şüphe eden gölgesini de bırakır ardında  hava çoktan kararmıştı kararların aydınlığı  vuruyor yüzüme  geç de olsa / bir iş vardı Kelly  verilen sözler  bir karşılık  iyilikler neticesinde  ne ya...

Helm's Bakery

bir parça gitti dediler hep birle başlar dedim doğduğunda kötü değilsin demişti  sonradan kanına kazırsın. yamaca gerilen yay  hedefe varana can kanıyordu. o zamanlar eskide kalmıştı  eskide kalan bir de koltuğum var. bakıyorum çekilen fünye  orjiye saplanmış inleyen yamaç. örgüden hayallere saplıyor  arizona kaplanı her şeye hayranlığın acı kahrı! işim olmazdı öyleleriyle  bulmaya çalıştığım bir hotel vardı  her şeyi ardımda bıraktıktan sonraki hayatım için  düpedüz ıskaladığım serüven beni köşelerde ölmeye  iterken. direniyordum. birden bir gider. direniyordum. benim için en büyük şeydi. damarlarım demirleşirken kötü alfabeler kullanıyordum muazzam el işçiliği. her şeyi alana her şeyi vermek rıza gösterene Cezanne renk mi? öldüğünde krallar da  son beyitleri ıslıklamıştı Mahler. evet olacak şeyler midenizi bulandıracak ve bunu anlattığınız da  kadehlerden kahkahalar taşacak ben de direneceğim. arkama baktım ve  önümdeki orduy...

Ulu

O gece aya tütsüyü üflemişlerdi Omurgasından soyunan bir ceylan kadar Kuşkusuz, gereksiz  Olduğunu şu serüvenimsi ama her şeyinden soyunup ama omurgasına kavuşmayan Kuantum ve gerçekleşen yaratılış heyulası Ve tüm sözcüklere sinen o kendinden boşalmış ulu düşmanlık Neredesin? Çünkü bana anlamın olmadığını söyledin Ey yedi cihanın koklanmamış, dokunulmamış gülü  Neredesin? Beni baştan yarattın! O gece aya küfürler savurmuşlardı, nereden bilebilirdim Beynime daha sonra çakacak bir şimşeği tohumlayacaklarını O gece ölebilirdim, Beni hemen kanlıca'da vurabilirlerdi Ama sönmedim, Üflenen bir tütsüydüm onlar için Yahut pasifik trenine bindirilmek üzere alıkonulmuş bir tatlı su balinası Evet, Onlar için bir önemim yoktu ve Bu sebepten vurmadılar beni, Kimseyi de bu yüzden vurmuyorlardı Şöyle söyledim onlara tabi beni duymadılar Çünkü kanadı kırık bir tan idim o sıra: Siz ne de güzel şairlersiniz, Keşke siz de olsam, Kendinden boşalmış ulu düşmanlığımı bulduktan sonra Belki.

Teğet Geçen Kurşunun Kanattığı Ruhun Sancısı

orman kapkara ve  yağmur kızgın, kızıl bir kaplan dişi kanla bulanmış dudakların arasından yüzyılın son anatomisi okunurken ceplerde maytap ve gümüş bir eşkıya dahiyane fikirlerin kapana kıstırılmış  son partisi, son danslar dumandan gaza geçiştir sanayi devrimi  ciğerlerimin bayram namazına soyunmasına  intihar girişimlerimden birisi daha denir sonuç olarak kaygan fayansa boşalan yağmur süvarisi coşku getirir dümdüz direksiyona hakimiyet tepetaklak olur ve kafadan sızan kan  bilgeliğin derin uykusunu özler kapanda kısılı kalmış umut kaynatan yürek ocağı sevmenin bir devrim  inanmanın bir geçiştirme olduğunu fısıldar ölümün acilen yaşamıma dönmesi için kapkara ormanın azı dişli kaplanına muhtacım tahayyül ehlinin susuz kalmış evrensel öncüsü olarak muammalı bir resital sadece atlar nalların en ucuna yükleyerek bütün yükü dans ederken kafamın ücrasında gökyüzü suskun sen yoksun kim olmalı, kim hiç yalnızlığın varoluşu mu kalabalıktan sadece yok olmanın özlem...

Agartha

namluyu çenemin altına dayadığımda da  beklemiyorum alnıma boynuzlarının değeceğini koçun  ne olduğunu belirtmek boş. evet belki gizli delilik diyecekler fakat ayırdına vardığım toplamın cumhuriyetini  bilmeyecekler yükün ağırlığını.. evet sorumsuzlukla addedileceğim bu vesileyle varlık sorumsuzluğu zahir öfkemin yüzdelikte makul bir yere isabet etmediğini de bilmeyecekler önemi yok. fırtına eser gider belki yeniden doğar  ama bu topraklarda yaşamak  yarının olmayacağı ihtimaliyle evlenmek demek onu düşünmek ve varlığa dair tüm üremişlerin boşluğuyla yüzleşmek  her an. zayi olan her an. belki ahir yaşama umut besleyip andaki umudu her an öldürmek demek. umut yaşarsa daha fazla ıstırap. daha fazla ölmek demek. kabul edelim artık. neyin ne olduğunu. aklı, evveli ve ahiri aşmış olanlara söylüyorum. kabul edelim. yarın yeni bir şey yok. yarın diye bir şey yok.

hirnlose mutter fotzenz

her şey geldiğinde de gittiğinde de aynı kalan şeyler vardır  ruhumuzda. evet belki biliyoruz çoktan  evet çok yaşadık  sarsılmalarla taşıdık omzumuzu devrimler istedik evrensel bükülmeyen madenlerle kavurduk cevherimizi alevi veren tanrı. benim hiç kimseye itaat etmek gibi. benim diyordu zerdüşt  harcanmadan anadolu yarmağında. kutlarım giremezdi  yaylanın hududundan. denirdi; göründüğünde bir namlu bir gün mutlaka patlayacaktı. inandığım şeyler  tahammülüme sataşıyor sevgilim buna diyorum hayat diye. asla asla değmeyecek. benim diyor sevgiden gelincikleri görünen çocuk  ama bilmiyor aşkın ucu yardığında  nehir gözleri  arda kalanın sığ bir boşluk olacağını bunu hangi kitap yazmadı meşhuriyetle lanetlenmiş? hirnlose mutter fotzenz bile girseydi kapıdan  ayağa kalkmazdım benim itaat etmek gibi bir. iki, günde dört fırtına yakardım  göğümün bendine yıka derdim beni yine  ve yine hakikatten şaşarsa fer diye. seviyorum seni kutlar...

Sancağı Seren Alay

yakındaki düşmüşleri bırakın, dedi arkamızda kimse yok alay, sancağı yere serip uzaklaşmıştı. soğuk geceyi deliyor  gündüz akılda kalmıyordu yaşanan  gırtlağa dayanan can olduğunda  teferruata bürünüyordun sen de. evet unutmuş olmak gerekiyordu şimdiye  bulantıların susması için. elimizde ne kaldı  ne önemi varmış aşkların gece patlayan fırtına varlığı dahi damızlıyor kandan kemikten daha dün her şeyin berrak gökyüzünden salınacağını.. gözlerle anlaşılacaktı her şey  karanlık belirdiğinde kör karanlık. elinde ne varsa osun. hani son yüzyılın romantizmi nerede? ne kattı havan toplarına, güdümlü bombalara? çelikten aşkların yarıldığını gördüm kalemin sustuğunu intihar eden düşünceleri gördüm. muharebe; aklıma gelen eskiyi, söğüt ağacına sakladığımız mektupları  denk gelişleri dımdızlak kalışları sapakları, korkuyu imha ederken sevgilim bir bütün olarak coğrafyanı  kucaklamaya çalıştım ama nafileydi soğuk geceyi deldiği gibi düşüncelerimi de  de...

Zullen We Naar Binnen Gaan?

evet bazen düşüş başlar  düşlerin arasından süzülürek infilak etmeye doğru  bunu görürsünüz çabalarınız gözünüzün önünden  geçip geçip durur hayat durmuştur üşümüş ayaklarınız sizi hareketsiz kılar nöbetler başlar  sıtmalar tutar hep bitime doğru  gittiğinizi aydınlık bir günde  fark edersiniz yüzünüze flaşlar patlasa da  yettiği yerden fırlasa da gök  boğum boğum  savaşlardan çıksanız da bakmışsınız hepsi sona hizmet etmiş  size değil  bir kahraman da olsanız alev toprağın üzerinde  hatta bir milleti  çekip çıkarsanız lağımdan kendinize yetemediğinizi ... garip. / benim ilhamım başlar  gülüşleri görürüm  üzüntüyü ve ölümü  hepsinde  kuşkum vardır  kimselerden emin olmamak yattığım yerden hep dik tutmak gibi namluyu benim yaşamak  bir pencereden kükreyen kaplan kadar arz tutar. evet, yaklaşabilirsin diyorum ona hatta zullen we naar binnen gaan? ama senden de usanıp  katlanamayacağım içind...

Kaosa Doğan Güneş

yeni dünya çiçek açmış dedi annem dünya uykusuz kalmış benim ile beni uyutmaya mecbur Birkan K. garlar aşk sulayan magandalar seni ve bana baktığında  zamanın yarılması  içinde aydan parlak düşlerin  göğsüme yaslanması bir anda anlatmak yoksunluktan doğmuyor bu sefer senin için  sefere kuşanan kelimeler! gürlüyor düşmanlarına seni ve kaydığında gözün miğferime mızraklar deliyor karanlıktan çemberimi  gözlerin ve anadolu'yu bağıran  efendi, diyorlar. kendime perçinleyemediğim nedir? nedir bu kadar tırstığım. kükreyen utancım oluyor kimse bilmiyor bunu  volta attığım şehrin  dalgasına dayanmış garnizon dahil ne kadar güzelse  hangar yükü duyguyu taşımak  ürkek bir at gibi de kaçıyorum  yüzün ve siyaha bulanmış gözlerinden  kaç mislidir  aşkla yaşamanın sırra hiç bulaşmayan  yaşamaya nabzı. katip diyorlar şunu yap diyorum ben koşayım uçuruma! kimse anlamadan diyardan pak kafesin! duvara yaslanmış bir gölge gibi farka var...

Dü Manida

bedel ödeyeceğini biliyorum J'anna -kendisi ölü ile diriyi ayıran bir perde hayatın kendisi tanrıdan mutluluğu isteme bütün külliyattaki hüzünler  mutlulukla filizlendi J'anna ortalama devirde yüksek sessizlikle sona varmak  evet evet biliyorum  belki de yaşamamak bu! ama çarenin mahmuzları delik deşik  kasırga yükünde bir teyakkuz seninle ruhunu deşip çıkarmalısın  Yusuf'u kuyudan.

Ruhtan Gider

ölümünü garnizonun köşesinden izledi ağzında cigarasıyla köpek kulübesine sınırını çizmişti de antilop gövdesi  sarkan alacaya direnirdi öfkesiyle gözlerde ummadığı parlaklık inzivaya bir gezegen atamasıydı kavuşmak? ruhtan gider. seherde rüşt, baharda yazgı  inzivanın köşesi keskin cepkeninden mızraklısını çıkarırdı şehir yolları ve nöbette unutulan  şarjör acımasızlıkla yoğururdu alnı  bir takım bir kravat  yüce divanda çenesinin altını gösterdi  namlunun yuva yaptığı  sırtındaki soğuk yarasına merhem gireceği toprağı dört satıra sığdırmış  köşeli tabutları yaktığı sırp köyü de düşmezdi dilinden ne denir bilinmez ama nefesi bilirdi hatrını şahsına münhasır ruhun ciğerlerine eriştiğinde maytaplarla dolu her toprağı öylesine aşklar gizlemiş  gözlerinde fer dilinde söz kalmadan bir dizi yangınlarla uzaklaştırılmıştı kendinden kederi "seni ilk gördüğümde doygun bir alfabe bulmam gerekti."

Altın Ses

mazgala sıkışmış dünya en iyi şairleri geç duymak gibi kızdırıyor beni her şey hızlı olmalı  yaşanan ne varsa  akıp geçmeli üzerimizden ne olursa mutluluğu bulmak kanırtarak olmamalı ikilemleri /muhafız sevdiğini yaslanarak düşünmeli. istediğim aşklar rögar kapağına. istediğim yüzyıl geçtiğimiz tersine. istediğim ellerin umrumun türküsünde. kuş solur, kefenin düzüne sürülen gül. düşlerimden akan kan yer yüzüne. sağanağım ben hayatım. kendine dönüşte yelkenimin  sancağını bırakmadım çünkü  kanadı kırık mürettebat güven yıkımla sonuçlanıyor-sa ölü balıklar süzülüyor dalgalarla. içiyorum sevgilim  dominant bir orduyla okyanusun bağrında gibiyim sevgi saçan dillerde çıban. kendime ikilemim sevgilim doğan yüzyıla hiç de gebe değilim. ne olacağını bilmiyorum genel belirsizlik kükretiyor kanımı  netlik susuz bir çayır yükü hislerime. evet sevgilim daha iyi yazabilirim geç duyulan orkların sesi yine de dinç tutuyor kudreti sevgilim öyle satırlar okudum ki sanırım d...

mangalore ganesh beedie

içkileri koymuş  durduğu yerden memnun yüz ifadesi her şeye yeniden kuruluyor  artık önemi yok çehrenin ve kimin kapıyı gözlediğinin sevip gitmek değil niyeti niyeti bomboş  çıktığı okyanus ziyasız ve saf kelly.. hiçbir insan bu kadar önemli olmadı benim için  buna gülüyorum  yaşanmalıydı  hür, mangalore ganesh beedie! kapının önünde pinekleyen fareler var bugün onlara iş yok öylece uzanıp karanlığı beklemeliler senin için hayatım  tekdüze kapital tekdüze protest tekdüze münadi! burada olan bitenin önemi yok çekip gitmem gerekiyor  varlığa yükselen olmak küllere basmaktan geçmeyecek hayatım  kül ile savaşamazsın ama okyanusa karışıp  hiçliğe göz kırpabilirsin Ezra'nın şimdiye ölmesi gerekirdi. bakışları görüyorum ezilmişliği kabullenmiş gözlere sürme çekilmiş yine de umutlu ama biliyor yalan yüzyıl  yalanın ortasında bir direktör  biliyor ama ağlayamıyor haline kanıyor gülüyorum buna da bilenler gülmeli hesabını öderken hayatın...

Dalgalara Sen Diye

rüyadan uyan selamladığın güneş  atım yatağına dolduruyor 5.56 hasretin kasveti kaşımı kemiriyor kazandaki yama kendine girinti buluyor künye kayıp diyorlar zannedersin gergedan sahici bir kısrak ben bu yeryüzü dalgasını  anlamak şöyle dursun duymadan kınamakla geçmek için  adımlıyorum dalgalara  geçiyorum ıssız bankları  ıslak bir omuz ve yeşeren bir düş  kimsesizsin ger ge dan çekilen önümden yol oluyor girdiğim bariyer  kendinden emin ben değilim  ölüm değil  griye çalan yağmurlu toprak boğazımdan aşağı taşmak için  gün sayıyor  evren kim, ben miyim düşman  nerede siperim yolum nerede aşk kokmayan çarpık banklar  yayılım ateşinde derbederim elimden tutan elim balistik kaskımı delen üç beş yalan üç beş dil yarası  üç beş kuruşa zırla insan şimdi gülmeni isterdim gazinonun ortasında  kelebeğin üç aylık rüyası  film şeridi ve bembeyaz dişlerin  dipçiğe dayanmış çenem  yanımdan geçmekle  esmer ...

Parçalanan Kadarıyla

parçalanan kadarıyla; anlaşılmanın önem arz etmediği bir yerde durmanın anlamı yok. nitelikli bir anlam arayışı içerisinde olmak kendi yolunda harlanmak bu acınası halden daha kavi kılar bizi. insanı en iyi tanıyan yine kendisi. andan ana yücelen ya da küçülen bazen de sabit kalan düşüncenin özü bizde, "in"de saklı. bunu bilerek tam da her şeyden kaçmayarak ama asla her şey olmadan bir biçim bulup hızlı akıntıda "dingin"liği bulmak huzur için elzem. kimse "in"e giremez. hayat bu, her şey dediğimiz bazen üzerimize sıçrar. çitilersin geçer.

Altın Sancak

çıkmazdan çıktığımda  bir yüzümü avluda kurşuna diziyorlardı artık  bana yabancı gelmeyen şeyler  belki sonumu getirebilir  arzu bu duruma belki dahil belki değil  "intihasına yüklenmeyen  her anlamdan sorumludur varlık  bunu dert edinmeyen zihnin varlığından da  kuşku duyulur."  der, yenilmekten ve kazanmaktan  aynı tadı alanlar bana sürekli aynı hapı yazıyor  plaseboya takıntılı doktor iş çıkışı ellerini psikoloğunun kemerine geçirmiş buluyor ilerisi yok  tedavisi bitene kadar bu şekilde. aynaya baktığımda  geçirdiğim çeyrek asrın kırbacı altında  altından bir sancak dalgalanıyor memnuniyetsiz fırkateyne bakıyor yönü küf tutmuş dirseğin  yapay direnişe öfkesi olsa gerek /aydınlat beni, seviyorum sü. avluda vurulan yüze karşı  memnunum artık  hesaba çekilmişler arasında  tek yüzlü omurgalı bir varlık  /diyorlar ki sancağın sahibi odur. gittiğim yerlerin merhametle yakası bağdaşmıyor gördüğüm ...

Kükrediğinde Namlu Duyuldu Ağlayan Yeryüzü

eli göğe uzanan varlığına rest çekmiş  insanlara rastladım  atlasın ortasında, kuytusunda her yerdeydiler elimde kocaman bir gökyüzü olsun isterdim bende kime ne zarar gelirdi bundan elimde tutayım isterdim İskender'i çetin yaka ceketimi kuşanıp kırbaca tutmak isterdim zalimleri tanıştım ve; merhaba sırtımda hamal yükü kahır  ve düşünce, kükreyen hengame gözlerin gördüğünden  daha fazlası yığılırdı önüme bunu kimseye söylemedim  ey eli göğe uzanan  senden başka  yangın olup yarmak isterdim okyanusları zalim olup hatırlanmak isterdim  kuytularda gaddar olup eğdirirdim boyunları  cani olup çarmıhla süslerdim girdapları senden başka  kimseye söylemedim bunları  ey eli göğe uzanan dişlerimin arasına almak isterdim teraziyi tek zalim ben kalayım diye kanla yıkanan cesetler arasına koyardım  zalimleri bu savaşa ben de girmek isterdim koynumdakilerle  omzumdakilerle tüm ayırtlarımı kapsayan  dillere pelesenk destana yaraşır ...

Atla Büyümüş Olan

ben sana bakıyordum  her şeyin nasıl bu kadar mümkün olabileceğine  bir anlam bulamıyordum belki de böyle olması gerekiyordu eğer öyleyse  yeterince bir anlamı yoktu olması gerekiyorsa  heyecan yoktu varlık sekteye diş geçirmeye  çalışıyor gibi bir şeydi  hazzım azaldı  yeni bir esinti belki de uzaklık gerekiyordu kahve aldığımız  yeri değiştirmekle başlayabilirdim ya da gidip bir tankı temizleyebilirdim bir bulutu askıdan alıp  yerine atla büyümüş  çocukların hayallerini koyabilirdim bilmiyorum  karar vermek gerekliliğini ve bunu oluşturan sebepleri sevmiyorum  "evet her şeyden biraz olmakla iyiye yaklaşmak zaman alır  her şeyin lif lif örgüsü zamanla ağırlaşır umarım geçmiş  ders çıkarılacak kadar kötü değildir  umarım yeni bir yön için  geç değildir." eşikte bekleyen umut süvarisi iflası bekliyor.

Dissonans

canım yanmayacak bu farkla; kelepir varlığına banal liyakatini eklediğimizde cepkenden düşüp  ardına dahi düşülmeyecek bir varlık olarak tanımlanması gerekirken. "evet, her şeyde olduğu gibi her şerde olduğu gibi ulu gök, arz, Valhalla camiası her ne varsa varlığını  ispatla canlanmış hepsi, her şey  bana bir şeyi daha öğretmek bir şeyin daha ayırtlarını  boğdurtmak için can atıyordu." "tabii ki şükür için  neler yapabilirim? en azından  bu durumdan  şikayet etmem. ulu sesler dinler ulu dağlara adımlar kuşları dinler kedileri sever boğazı izler gözlerin içine bakar  sözleri dinler yadigar elleri öper  ..." "buna özgür umutlar diyorum şimdiye gelene kadar unutulan bütün özgür kanlardan özür dilerim Ceber-i Tarık'tan Endülüse Arizona'dan Antarktika'ya Harameyn'den Cape Town'a kadar" "reddetmeden, usanmadan yapmamız gereken şey hilkatimizi oluşturan her şeyi  sahiplenerek değiştirmeye çalışmadan  onları korumak. yol özgürlükten geçiyo...

Geniş Salon

burada yıkılan duyumları yeni sahra'da külle yıkanan beyinler bölüm 1) sarayından limuzine atlayan ceylanı  dürbünümle kavradığımda  vizörün naklettiği şeydi ilk; idrak. bölüm 2) cengiz devrilmiş yatıyordu  sinekler üzerindeki kana sulanmış  parmağındaki kalınca yüzük  harem'e yuvarlanmıştı yine de acınasıydı bölüm 3) dağlardan inme vakti gelmişti  tehlikenin geçemeyeceği yine  malumdu indiği sabah şehre adımını attığında  kuzey ışıkları altında  vurulacaktı kardeşi  bundan hiç haberi olmayacaktı İhsan'ın o da vakti geldiğinde  indiği seher ufkunda  karakolun deposunda  çürümeye başlayacaktı bölüm 4) her şeye gülümsemeler iyimser, neşe  hal hatır sormalar, kumar bitmeliydi ceketini aldı ve ilk gölgeye gidip adını tekrarladı; Önal, Önal, Önal, Önal, Önal... bölüm 5) kahvesinden ilk yudumu aldığında  bildirim gelmişti  kendisini değiştirici  olarak tanımlıyordu her şeyi  değiştirme kadersizliğine...